sasa's profile❊❤ ⓝ ⓤ ⓡ ⓤ ⓛ ⓔ ⓝ ⓥ ⓐ ⓡ ❤...PhotosBlogLists Tools Help

❊❤ ⓝ ⓤ ⓡ ⓤ ⓛ ⓔ ⓝ ⓥ ⓐ ⓡ ❤❊

вυ ∂üиуα ∂αуαимα ∂üиуαѕι∂ιя, ∂αяιℓмα ∂єğιℓ!!!

NUR-UL ENVAR

Photo 1 of 25
May 08

sasa

 
 
 
 

Erzurum’lu İbrahim Hakkı hazretlerine göre kalbin incelmesi beş şeyle olur:

1-Zikri daim olmak

2-Az yemek

3-Namazda huşu

4-Seherler de uyanık olmak

5-Salihlerle beraber olmak

 
 
 

 

Ebu Süleyman Darani çok yemenin 5 belasını sıralar:

1-İbadette lezzet bulamamak

2-Şefkat azlığı

3-Taatte tembellik

4-Şehvetin galip olması

5-Çok sık tuvalete gitmek

 

 

Sufiler demişlerdir ki: “Ruhi bela ve afetlerin hepsi, doygunluk ve toklukta toplanmıştır.

Hayır ve bereket aç karındadır

 

Mide bütün nefsani isteklerin kaynağı, dertlerin ve afetlerin ocağıdır

 

Çok yemek ve içmek yüzünden organlarda gece ve gündüz ibadete karşı bir ağırlık ve tenbellik gelir

 

Az yemenin manevi faydaları:

 

1-Kalb safası ve zihin zindeliği

2-Kalbe incelik ve yumuşaklık kazandırması

3-Alçakgönüllülüğü yerleştirmesi

4-Şehvetleri kırıp nefse hakimiyet sağlaması

5-İbadete devamı kolaylaştırması

6-Vesveseleri azaltması

7-Kıyamet gününün açlığını hatırlatması

8-Ruhu saflaştırması

9-Harama düşme tehlikesini azaltması

10-Samed sıfatının tecellisine erdirmesi

 

 saliha

 
April 28

TESBİHAT VE BÜYÜK CEVŞEN

 

 

BÜYÜK CEVŞEN

 

 

Bu harika kitapta Cebrail Aleyhisselâmın gelip “Zırhı çıkar. Bunu oku” dediği Cevşenü’l-Kebîr, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin âlem-i mânâda Resûl-i Ekremden (a.s.m.) ders aldığı Evrad-ı Kudsiye ve salâvatlardan meydana gelen Delâilü’n-Nur var.

Ayrıca Kur’ân’ın değişik sûrelerinden alınan 19 âyetten meydana gelen ve on dokuz defa okunan Sekine, Veyse’l-Karânî’nin meşhur duâsı, İsm-i Âzam duası bulunuyor.

Bediüzzaman Hazretlerinin “çok parlak, çok kıymettar, sevabı çok yüksek, Kur’ân’ın harika belâgatındaki lem’aları taşıyan emsalsiz bir münacat” dediği, “Kur’ân okurken şehit edilen Osman Zinnureyn’in (r.a.) pek şirin, harika cevherlerin zengin bir hazinesi, ümmete bir yadigârı, eseri; İmam-ı Ali’den (r.a.) râvî olmakla, kıymet ve mucizelerinin ışıkları tam tasdik ve takdir edilen” Münâcatü’l-Kur’ân yer alıyor.

Yine Bediüzzaman Hazretlerinin mesleğimizin dört esasından en büyük esası olan şükrün en geniş ve en yüksek mertebesini ihata eden ve bende çok defa maddî ve manevî hastalıkların bir nevi şifası olan İsm-i Âzam ile dokuz büyük âyeti içine alan, on dokuz defa şükür ve hamdi âzamî bir tarzda ifade ile tahmidatın adedleri ile o eşyanın lisan-ı hâl ile ettikleri hamd ü senâyı niyet ederek o hadsiz hamdlerin yekûnunu içine alan azametli ve geniş bir tahmidnâme, teşekkürnâme ve Sekinedeki altı ismin muazzam ve yeni bir dersi diye yad ettiği Tahmidiye duası bulunuyor.

Daha öte Bediüzzaman Hazretlerin Âyetü’l-Kübrâ ve Hizbü’n-Nuriye’nin bir hülâsası dediği bir tefekkür hazinesi olan Hülâsatü’l-Hülâsa, Abdülkadir Geylânî’nin bir duası ve daha bir kısım duaların yer aldığı bir dua hazinesi var.

Bediüzzaman Hazretleri bu duaları sıkça okurdu. Özellikle Âl-i Beytin mühim bir mirası ve maden-i feyzi olan Cevşenü’l-Kebîr’i kendine üstad edinmiş, önceleri günde bir defa, bazan da üç defa tamamını okumuş ve talebelerine de okumalarını tavsiye etmişti.1

İmam-ı Gazalî ve Zeynelâbidîn’den ders aldığını belirttiği bu muhteşem dua2, duasının başında da belirtildiği gibi vahiy yoluyla Efendimize (a.s.m.) gelmiştir.

Gayet yüksek bir marifetullah taşıyan3 dua hakkında inşâallah bir sonraki yazımızda da duralım.

Dipnotlar:

1- 28. Lem’a; s. 336.

2- Emirdağ Lâhikası, s. 183.

3- Sözler (30. Söz, Hatime’den

 

 

 
 
 
 
 
April 13

güzel gören...

 
 

GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜSÜNÜR

GÜZEL DÜSÜNEN HAYATINDAN LEZZET ALIR (B.S.N.)

 
  .
.
 

Her şeyin iyi cihetini ve güzel veçhesini görmek, yani imanlı bir nikbinliğe (iyimserliğe) malik olmak, gü­zel huy ve ahlâkla meşru dairede yaşamak ve bundan İlâ­hî bir haz duymak akıl, kalp ve ruhun her zamanki du­rumu ol­malıdır.

Ruh, akıl ve kalp eğer maarif-i İlâhiye ile, ilm-i iman ve ma­rifetullahı ders veren Risale-i Nur’la salim ise; en tehlikeli anlarda, bedbinlik veren en ümitsiz hallerde, yaşamayı çok acı bulduğun en bunaltıcı ve buhranlı çağlarda, inim inim in­lediğin saatlerde bile nikbin (iyimser) olabilirsin.

 

Nikbin olmakla da hayatın dağlarvari dağdağaları al­tın­da ezilmekten kurtulmak için şahlar gibi şahlanabilirsin ve şahlanmalısın.

 

Bilhassa yeis, ümitsizlik ve bedbinlik hislerinin sana mu­sallat olduğu çağlarda ve zamanlarda bütün nikbinlik ve ce­saretini ele alarak yeisin attığı sefahet yatağından fırlamalı­sın ve fırlayacak kudretin özünde mevcut olduğunu bilmeli­sin.

 

Gözlerinin ümit, saadet ve muvaffakiyet sürurunun ve sevincinin parlak kıvılcımlarıyla parladığını âyineye bakıp görmelisin.

Sakın hiçbir zaman deme ki; her işin kötü gittiği bir sı­rada, insan nasıl ümitvâr ve nikbin olabilir?

 

Nikbin bir vaziyete sahip olmak demek; daima kuvvet-i imanla dayanmaya, en kötü durumlarda bile herşeyi iyi görmeye, hadiseleri mümkün olabilen en müsbet, yani en olabilir taraflarını elde edebilecek surette karşılamaya hazır bulunan ruhun müsbet bir durumuna erişmektir.

Ruh böyle bir durumu birden bire elde edemez. Ancak bilmelidir ki irade, sabır, sebat ve enerji ile herşeye vasıl olunur.

Gelişigüzel yaşayan adam ölüme sürüklenir. Hadiseleri ve güçlükleri yenmek elinde değilse bile hiç olmazsa kendi kendine telkinlerde bulunmalısın ve istiğfar ve “hasbünallâ­hu ve ni’me’l-vekil” duasına devam etmelisin.

 

     
April 03

KUŞ TÜYÜ ÖĞÜTLER

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.                            

 

*KUŞ TÜYÜ ÖĞÜTLER*

Gözünü bu satırlardan bir an kaldır ve kuş tüyünün düşüşünü hayal et.. Hem havada asılı kalıyor, hem iniyor gibidir... Çok uzaktan geliyor gibi ama çok yakın gibi durur.


Gökten yere düştüğü halde, düştüğünü hissettirmez sana kuş tüyü... Belki de hiç düşmez kuş tüyü. Hayır, hayır düşüyor değildir. Belki de kendisi yere doğru inmeyi, yere konmayı tercih ediyor gibidir. Hani yağmur gibi... Düşüyor değil indiriliyor. Öyle ki, bir kuş tüyünün inişini seyrederken, sayısız göklerden sayısız tüylerin düştüğü duygusuna kapılırsın, kuş tüyü yere indiğinde henüz düşüşünü tamamlamadığını hissedersin. Doğru; düşmez aslında kuş tüyü, “iner” gibidir, “indirilir” ve “hep indirilir”. Meleklerden kopmuş gibi, melekler gibi.. Şimdi de uykun gelir mi kuş tüyünü duyunca? Yoksa uyanır mısın tatlı ve gerçek bir rüyaya? İşte sana kuş tüyü gibi hafifçe dokunan öğütler... İstersen bırak düşsün, istersen havada öylece asılı kalsın. Sen bilirsin.


Sevmeyi öğren: Sevdikçe varlığının kâinatla toplandığını görürsün.



Sevince, kendini kendinden öte taşırsın. Sevince kalbine yeni ve sonsuz kanatlar takarsın. Sevince, mavi bir deniz olur kalbin; hiç bilmediğin kıyılara varırsın.


Bağışlamayı öğren: Bağışladıkça dostlarının sayısını onla çarpmış olursun. Bağışlamak kalbinin yükünü azaltır. Bağışlayınca, kalbine batan dikenler güle döner. Bağışlayınca önce kendini bağışlamış gibi olursun, nefretin ve kinin yükünü omzundan atarsın.


Pişmanlık duymaktan korkma: Pişmanlığını itiraf ettikçe hatalarının küçük, anlaşılır ve bağışlanabilir parçalara bölebildiğini görürsün. Pişmanlık sancısını göze aldığın sürece, hatadan dönmenin lezzetini de yaşamaya başlarsın. Pişmanlık içtenliğin sınamasıdır. İçtenliği olmayanlar pişman olamazlar. Pişman olmayanlar içtenlik kazanamazlar.


Hatırlamayı öğren: Hatırladıkça, sevgilerinin karekökünü bulup, onlardan hüznü çıkardığını fark edersin. Hele de çocukluğunu çok hatırla ki, hiç endişesiz mutlu olduğun anları yeniden yaşa. Mutlu olmayı beceremeyen biz büyüklere içimizdeki çocuk mutluluğun sadelik ve hırssızlıkla ilgili olduğunu fısıldar. Dur ve dinle çocuğunu.


Değer vermesini öğren: Değer verdikçe sevgilerin küpünü bulup, onları mutlulukla çarpabildiğini görürsün. Değer vermeden geçirdiğin günün güneşi hiç doğmamış gibidir. Değerini bilmediğin eşyaya hiç sahip olmamış gibisindir. Değerini bilmediğin dostların sana göre hiç yaşamamış gibidir. Değer vermesini öğrendiğinde, hayatın sahihleştiğini fark edersin. Daha yavaş yürürsün ama adımlarını yere sıkı basarsın.


İltifat etmesini öğren: İltifat ettikçe, insanlarla arandaki en kısa mesafenin bir tebessümün resmettiği eğri bir çizgi olduğunu görürsün. İltifat etmek yalan konuşmak demek değildir. İltifat, muhatabının görmek istediğin yere ulaşması ve oradan öte geçmesi için temennide bulunmaktır.

Özür dilemesini öğren: Özür diledikçe nefretin ve öfkenin sonsuza bölündüğünü, böylece dargınlıkların limit sıfıra giderken yok olduğunu fark edersin. Ayrıca bak: “Pişmanlık duymaktan korkma” öğüdü.


Aşktan korkma: Böylece bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 dereceyi aşıp, bütün yamukları kendi içinde barındırabildiğini görürsün. Aşk pürüzleri yok eder; dikenleri gül eder, acıları haz eyler.


Ara sıra hüzünlen: Hüznün kalbine dokunmasına izin ver. Böylece bütün mutlulukların ve zevklerin sonunda ayrılık çizgisine teğet geçip geri döndüğünü görürsün. Hepimiz ayrılıkların kuşattığı bir adada şimdilik yaşayan fanileriz. Hüzün, faniliğin ince sızısını kalbine hissettirdiği için, seni ebediyete komşu eder. Hüznünü öldürürsen ölümü anlayamadığın gibi hayatı da anlayamazsın.


Ve bir gün öleceğini bil: Kesinlikle öleceksin ve öldüğün gün anlayacaksın ki, yaşadığın hayat, paydası sonsuzluk olan basit bir kesirden ibaretmiş. Kesrin payında ne olursa olsun, ne kadar çok şey biriktirmiş olursan ol, hepsi son işlemde sıfıra eşitlenir. Kesrin üzerine, yani bu dünyaya, sonsuzluk cinsinden bir şeyler koyman gerekiyor. Yoksa “elde var sıfır”


Her gün yeniden uyan: Uyanmayı sadece gözünü açmak olarak bilen için, bir şafak vakti ne kadar da sıradandır. Hayranlık duygusunu her gece iki göz kapağının ardına sakladığı gözleri gibi her daim uykuda bırakan için, bir gün doğumu “sabahın körü” olasıca karanlıktır. Kulluk heyecanını avucunda tutamadığı bir kor gibi savurup söndüren için, bir seher vakti eğreti ve tanımsız bir vakitsizliktir. Haydi, aç gözlerini... Aç gönlünü... Şimdi ve burada var olduğunu fark et. Var edildiğini fark et. Buraya, bu sabaha bir insan olarak gönderildiğini bil. Bu sabahın senin için, sana özel olarak yaratıldığını fark et. Uyan... Güneş senin için doğuyor...


06.11.2005
SENAİ DEMİRCİ

 

 

tablonun ana kodu için "semartizm" e çok teşekkür ediyorum...

 

  

 

April 02

KAYBOLAN SEVGİLER ŞİMDİ NEREDELER

 

 

 

 

 
   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

           

BUGÜN bir başkayım, ağlamaklıyım. Coştun yine deli gönlüm, göz yaşım gibi çağlar mısın. Unuttuğumuz o kadar çok şey var ki, biri çıksa da hatırlatsa bunları tek tek. Ağlamak gibi, sevmek gibi, dostluk gibi, vefâ gibi. Hele vefâ, eski İstanbul’da belki de bir semtin adı şimdilerde. Yıllardır aradığım, bir türlü ulaşamadığım ilkokul öğretmenimi buldum nihayet. Kader karşıma çıkardı bir gün. Hayattalar, sıhhat ve afiyetteler. Sevgili anneciğiyle beraber yaşıyorlar. Kimi kimsecikleri yok, bir başınalar. Birbirlerine karşı hiç tükenmeyen sevgileri var. Sevgileri dostlar başına. Hiç de yalnız değiller. Allah’la beraberler.

Severdim öğretmenimi. Çocukluk duyguları işte, ayıp olur mu söylesem acaba? Çocukça, safça bir sevgi miydi bu? Yoksa platonik mi desem. Ama üzerinden kırk sene geçmiş. Şimdi, bu sabah vakti arayıp da kendisine onu ne kadar çok sevdiğimi ve hâlâ yüreğimde adını yıllardır unutmayıp hep andığımı söylemek istiyorum. Söyleyemeyip de saklamanın ne manası var? Bir kırk sene daha beklemeye zaman var mı? Bu sabah bir cesaret, bir kuvvet var içimde, Rabbime şükrediyorum. Yüreğimde resmini gördüğüm tüm dostlarıma, gönülden sevdiklerime, tek tek ulaşıp sevgilerimi söylemek istedim. Ve söyledim de. Oh, hayat varmış. Söyleyememek de ayrı bir azapmış. Kalbimin tam ortasında günlerdir nasıl bir ağrıydı ki bu, atsan atılmaz, satsan satılmaz. Gölge değil ki sessiz sedasız ardından gelsin. İçime oturmuş, ağır mı ağır çıkmıyor bir türlü. Perişan etti bu duygu beni.

Bu derdi içimden atmanın sırrını, sevgili Peygamberimin bir tavsiyesinde buldum. Hani bir gün ki sahabeden biri gelip; “Yâ Resulallah ben filân kişiyi çok seviyorum” der. Hz. Peygamber “Madem bu kardeşini seviyorsun niye gidip de ona söylemiyorsun?” Bu tavsiye üzerine o sahabe o adamın yanına varıp, sevgisini açıkça söyler ona. O da “sen gerçekten sadece ve sadece Allah adına mı beni seviyorsun, bunu söylemek için mi geldin?” der. “Evet sadece bunun için.” Adam da “Allah da ne muradın ve ne hayrın varsa sana versin.” der.

Bugün dört dönüyorum ama içimde bir rahatlık var. Duygularımı susturmak istemiyorum. Gerekeni yapacağım, tüm gönülden sevdiklerime çekinmeden sevgimi söyleyeceğim. Asla bir eziklik, asla bir mağlubiyet ve bir noksanlık hissetmedim bunu söylerken. “Sevdiğimi söylemezsem, bu sevgi beni boğar.” diyen Yunus gibi boğulmak istemiyorum sevgimin engin sularında. Sevgisizlikte boğulanları gördükçe, bu kadar geniş bir kalbi, bu kadar kocaman bir sevgiyi verdiği için Yaratanıma şükrediyorum. Herkesin zenginliği kendine göre. Kimi akıl, kimi kalp, kimi ruh, kimi dünya, kimi de ahlâk zengini. Sayısı az da olsa kimisinde de bu zenginliklerin hepsi birden var.

Şimdi dünyamız tehlikeli bir dönemece girdi. Bunu görüyorum, kalbimin tâ derinliklerinde hissediyorum. Dünyanın hiçbir devrinde bu kadar çok insan ölmemişti. Sevgisizlikten ölüyorlar, sevgisiz kaldıkları için öldürüyorlar. İnsanlar ölüyor bir bir sevgilerini söyleyememekten. Bombasız ölümler paramparça ediyor insanları. Kalplerinde patlıyor. Sevgimizi söyleyememenin cezasını çok ağır ödüyoruz. Sevemeyecek kadar kusurlu değil bu insanlar. Sevilmeyecek kimseler de yok değil. Ama nedense kalpler bir araya gelip de birbiri ile buluşamıyor bir türlü.

Deldim kalıpları, paramparça ettim bu sabah. Yıktım sahteliğin samimiyetsizliğin kartondan setlerini. Anladım ki, bu tuzağın da arkasında şeytan varmış. Sevgi fakiri, bilgi fakiri, marifet fakiri, ahlak fakiri rezil şeytan. Beter ol. Şimdi onun yanında, onun safında olmak istemiyorum. Kâinatın mayasında, hamurunda, yaradılışında madem ki sevgi var, yaradılış sebebimiz bu, o nur ile, o sevgi ile Yaratanımın eseri olan her şeyi sevebilirim. Mâni yok. Kâinatın özeti olan bende ve benim özüm olan o küçücük kalbimde bütün kâinatı kuşatacak bir sevginin meyvesi onun içine konulmuş.

Hele temiz ve yumuşak bir sesle, seslenin birine. Adını söyleyin o kişinin hele bir kendisine. Sevginin yaptıramayacağı iş mi var bu dünyada. Yanlış telaffuz ede ede, hoyratça kullanıla kullanıla perişan olmuş isimlerimiz. Dışarıdan bir sese, kalbinin bütün kapılarını ardına kadar açacak bir sese, ihtiyacı var insanların. Hz Peygamber böyle bir sesti. Kuran da bir sesti asırlar arkasından seslenen. O seslerin ardında Allah’ın sözü, kelamı vardı. Selâmı vardı Rahman’ın. Kâinatı sarıp sarmalayan, gül goncası gibi kuşatan sevgisi vardı Allah’ın. Yaşanır mı bu dünyada bir an bile, o sevgi var olmasa. Güneş çekilip gitse yaşanır mı bu dünyanın karanlıklarında. Katlanmaya değer mi? Sevgisiz kalpler, karanlıktan da beter. Ruh atılmış, çürümüş, terkedilmişliğin mahzenlerinde unutulmuş. Dışarıda ne var ondan da bihaber. Dışarıda ne mi var? Dışarıda delikanlı bir bahar var. Rengarenk meyve sepeti yaz var. Dua ve niyaz var. Gencecik sevgiler var. Ölmemiş aşklar var henüz. Sahteler ve gölgeler dünyasında yaşayan, kalbi mahzun ve kalbi kırık olanlar için müjdeler var.

Yakışmıyor. Yakışmıyor bize, insana, kâinatın gözbebeğine. Hani Allah’ın yarattığı bu kâinat onu bilen ve tanıyan bizler içindi. Seccade kadar malı mülkü olmayan ben, kâinatın Yaratıcısı’na olan imanımla ve bağlılığımla bırakın dünyayı, geçin cenneti, daha da ötelerine sahip olacak, O’nun rızasına erişecek, O’nun adına açılacak, genişleyecek bir sevginin, inancın sahibiydim ben. Ne oldu bana? Elimde delikli bir kalbur, koca denizlerin sularını boşaltmaya çalışıyorum güya. Biter mi hiç? Koyuyorum dolmuyor. Bir türlü boşalmıyor. Ömrüm tükeniyor boş işlerin peşinde. Dillerde sakız oldu sevgi sözcüğü. Ama işin bir gerçeği var anahtar bir sözcük bu. Yanlış sevdiğimiz şeyler ya tanımıyor, ya bilmiyor bizi ya da arkadaşlık edemiyor yolculuğumuzda. Allah’ın rahmetine, şefkatine yol bulup gitmeli bu sözcük. Sevgi, muhabbet, aşk, sevda her neyse. Yanlış yerlerde kullanmamalıyız onu. Ama olmadı. Nefsimizin yolunda feda ettik. Kalbin ve ruhun yönüyle sevemedik. Sevgileri yok yerlerde harcadık. Yanlış pazarlardan mal aldık mal sattık. Yığdığımız maldan bir eser yok şimdi. Kırk yıllık kulluk buğdayını didiklemiş götürmüş fareler. Ambar boş, kalpler boş, ruhlar bomboş. Şimdi yeniden doğmanın, doğurmanın, kalpleri; Allah sevgisiyle doyurmanın, doğdurmanın zamanı. Bunu gördüm, bunu yaşadım kendi nefsimde bu sabah. Sözüm yok dışarıdan kimseye, sözüm yok nefsimden gayrısına.

Yerinde sarfedilmeyen bir sevginin cezasını ve belasını dünyada dahi çekiyor kalbim. Binlerce duygum, latifelerim bozulacak, dökülecek, kaybolacak şeylerin peşinde ticaretini bilmez bir tüccar gibi, tedavülden kalkmış paraların peşinde koştu, koştu da ne oldu? Yoruldu bugün, ihtiyar oldu gönlüm. Yolumun üzerindeki işaret levhalarını yanlış okuduğum andan beri gittiğim yolun beni istediğim yere çıkamayacağı belliydi. Ben bu yollarda olmamalıydım. Nevrim dönmüş pusulamı şaşırmışım meğer. Hala dönüş yolunu geliş yolu zannediyorum. İstanbul yerine Ankara’ya giden yok ama Allah’a giden yolda yanlış yollara saplanan çok. Belli ki sanatkar unutulmuş O’nu bildiren manevi güzellikler kaybolmuş.

Bir çiçeği eğilip de koklamak değil ki maksat. Bir çiçekten Allah’ın o sonsuz güzelliğine yol bulmalıydım. İşaretler, biz doğru yolun yolcuları içindi. Yaratılan ne varsa her şey; çiçekten yıldıza kadar, yapraktan ağaca kadar hepsi Allah’tan bize bir işaretti. Fanilerden bakiye yol bulup geçemedik. Sevginin kaynağına ulaşamadık. Düştük uyandık, kalktık yine gaflete daldık. Horoz sesleri, köpek ulumaları arasında bir sabah şu ezan seslerinin de davetiyle, uyan be gönül uyan artık. Uyan da yanlışını gör, yanmadan önce uyan artık.

Ey nefsim başına gelecekleri bir bilsen. Bu dünyada gördüğüm çektiğim azaplar ötelerden bir işaret. Küçük bir tecelli. Adil isminin zayıf bir gölgesi. Şimdi Rahman, kucağını açmış atıl Rahmetime diye beklerken ne diye gecikiriz, neden yaparız bunu anlayabilmiş değilim. Namaz desen sonra, sohbet desen yarın, yazmak okumak desen ileride, nesi varsa hayıra davet eden her şey çok uzaklarda. Halbuki ey nefsim yarınlarla randevun mu var? Bu ninnilerle şeytan nefsimi uyutmuş, uyumuşum da uyuduğumdan bile haberim yok. Sanki her ses, uyanışa bir davet. Kalkmam için, gözlerimi açmam için. Gaflet gözünün perdeleri o kadar kalın ki perde değil duvar adeta. Ey kalbim yık şunları bir çırpıda. Yıkılan yerden Rahman’ın sevgisinin ışığı dolsun içeriye. Kuran’ın ruhefsa ikliminde gider açlığını.

Katranı pekmez diye yalayan nefsim. Hakikatine bir geç de eşyanın, neymiş gerçek sevgi, neymiş gerçek lezzet o zaman ayılacaksın, anlayacaksın. Sevgili Peygamberim güzel söylemiş bu günleri görerek; “İnsanlar uykudadır. Ancak ölünce uyanırlar.”

Allah’ım bir rüyadan da kısa olan bu dünya hayatında gaflet uykusuna daldırma beni. Bir sesle, bir nefesle, Habibinle, Sevgilinle, Kuran’ınla uyandır beni. Uyandır ki Allah’ım uyuyanları da uyandırayım. Sevgilim, sevgili Allah’ım. Daldırma beni karanlıklara, katma yokluğun zindanlarına. Yapamam oralarda, dayanamam bu yerlerde daha fazla eğlenemem. Al beni huzuruna. Gecelerin nuruna. Yüce davetinin adına al da, çıkar beni kuytulardan.

Dualarım adının anılmaya layık bir zamanda yapılan bir dua ise , şu mübarek üç ayların içindeki miraç sırrı adına düşüncelerime de bir miraç nasip et ya Rab. O miraç ki yükselişin, huzuruna varışın, bütün mekânları geride bırakışın ve işte tam orada Peygamberimin sana getirdiği hediyeyi anmak isterim bu anda.

Hani Allah’ım Habibin o miraçta senin huzurunda “dünyadan bana ne getirdin?” hitabına karşı “Sende olmayan bir şey getirdim.” demişti “Bende olmayan neyi getirdin habibim?” İlahi hitabına cevabı “Sende olmayan tek şey, yokluk getirdim Allah’ım.” demişti. İşte bu Miracın bin bir sırrı içinde erimişliğin, yok olmuşluğun, şu dakikada bitmiş ve tükenmişliğin adına Sen, her bir güzel isminin arkasında ebedi hazinelerinin definesinin sahibi olan Allah’ım. Duygularımı bu hazinenle şereflendir. Sensin bu kâinatın sultanı. Ebediyetlerin hükümdarı. Kalbimin ve sevgimin sahibi. Kâinatı ve sevgimi yaratan, sevdiklerimi yaratan. Feda olsun tüm yarattıklarının yoluna sevgim ve kalbimdeki tüm mutluluklar. Ne olur bu biricik sermayemi yanlış yerlerde kullandırma. Yanlışa yönlendirmeye çalışan şeytanımdan ve nefsimden sana sığınıyorum. Bir meleğin eliyle kalbime bir nur, bir ışık gönder. Adımlarım yanlışa kaymasın.

Peygamberimin sohbet arkadaşları hayatlarının her anı bir yana hayallerini bile israf etmeyen o erişilmez kahramanlar o sönmeyen yıldızlar, karanlık dünyamızın kutupları adına Bedir’de Uhud’da şehit düşenler adına affet. Şehitlerin efendisi Uhud’un hatırası Hz Hamza’yı da, Hz Peygamberimin onun üzerine dökülen bir damla gözyaşını da katarak affet Allah’ım. Affet ne olur. Yaratılış toprağıma kattığın bu mayanın, bu sevginin hatırına affet. Doğru adrese ulaşamayanlar adına, yanlış sevgilerde boğulanlar adına, sevgisizlik çölünde bitenler, yitenler adına beni, onları ve tüm duama katılanları, hepimizi affet.

Ruhumuz yanıyor ormanlarından beter. Rahmetinle serinlet kalbimizi. Allah’ım Bediüzzaman’ın ve Risalelerin diliyle, Aldülkadiri Geylani’nin Günyet-üt-Talibin’in diliyle, İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ı, İmam-ı Gazali’nin İhya’sının ve Kimyayı Saadetinin diliyle, Mevlânâ’nın Mesnevi’sinin diliyle, ne varsa hakkı anlatmak için yazılmış bütün bu güzel eserlerin diliyle, fikriyle, adıyla, canıyla, şanına yakışan bir güzellikte bu güzel insanların dualarıyla. Şah-ı Nakşibend’in duasıyla, şah dualarıyla, ey şah damarımdan da bana yakın olan şahların şahı, padişahların padişahı, dünya ve ahiretin tek Sultanı affet bizi. Üç aylar hürmetine, bu ayların içerisindeki mübarek geceler hürmetine, miracın, beratın, kadir gecelerin hürmetine beratımızı elimize ver Ya Rab. Miracımızı nasip et, ömrümüzde bir defa da olsa secdelerde sana yükselmiş, affedilmişliğin, yeniden doğmuşluğun sırrını bize nasip et.

Kırık dökük dilimle ve kalemimle söylediğim bu dualar için de af diliyorum senden. Şanına layık bir övgüyü kim yapmışsa, kim etmişse o duayı aynen benim adıma da kabul et ya Rab. Öyle bir dua olsun ki bu, bütün zamanlarda kâinatın her yerinde bugüne dek yapılamamış, söylenememiş, gizli kalmış ne dilekler, ne salavatlar, ne takdirler varsa yapılması gereken tüm zamanlar tüm kainatlar ve bilmediğimiz o zaman öncesi için bile bizden, hepimizden lütfen bunu sonsuz bir dua olarak kabul et ey Allah’ım. Huzuruna çağırdığın, dualar ettirdiğin, adını dilime andırdığın için de sana hamd ediyorum. Söyletmeseydin söyleyemezdim. Ettirmeseydin edemezdim. Durdurmasaydın duramazdım. Ey kalbimin sahibi Rabbim. Sen ne güzelsin. Sana gerçekten sırılsıklam aşık olamadığım, Seni layıkıyla sevemediğim, bütün karanlık dakikalarım için şuan affeder misin beni? Bağışlar mısın? Yüzüm yok ama çağıran Sen, davet eden kuranın, en sıkıntılı anımda bile beni unutmayan bir de Peygamberin var. O gün büyük günahları işleyenler için edeceği şefaati var ya. Onu hatırladıkça mahşer meydanının o dehşetli anından, o günkü korkulardan bile kurtuluyorum bazen bir an. Hani herkes Cennete taşınsa da bir tek ben kalsam o meydanda garip, yetim, şaşkın o sonsuz rahmetinin tecessüm etmiş şekli olan Peygamberin bırakmaz beni oralarda, mahşer meydanında. Döner de alır senin izninle, alır da katar ümmetinin arasına. O’nun hayatını okuduğum bütün kitaplarda görebildiğim ince bir sır bu.

Bir ağaç şefkat sırrıyla anne gibi dalından düşen bir yaprağının üzerine nasıl titrer, çürümüş, solmuş, bitmiş de olsa nasıl bir kenara itmez, kendinden ayırmazsa onu, benim Peygamberim de günahlarıyla solmuş, çürümüş, tükenmiş olan beni ümmetinden ayırmaz, şefkatinden uzak tutmaz diye düşünüyorum ve ümitleniyorum.

“Solmuş da olsa bu yaprak da bizdendir, benim ümmetimden bir parçadır, ayıramam. Onu almadan bu meydandan gitmem” diyeceğini hayal ediyorum ve buna tüm kalbimle inanıyorum ey benim sevgili Peygamberim. Sen ki herkesten fazla sevgiye, anılmaya layıksın. İnsanlar bilmedikleri, görmedikleri halde seni sevmeye mahkûmlar. Hiç bir sebep olmasa bile sırf bu şefkatin yüzünden Sen herkes tarafından tanınmaya ve sevilmeye layıksın. Mıknatıs demiri nasıl çekerse kendine Sen de insanları öylesine çekiyorsun şefkatine, şefaatine doğru. Kimsenin bizi bilmediği bu dünyada üzerimize titreyen bir Peygamberim var ya Allah’ım bu şeref ebediyen bize yeter, yeter de artar bile. Allah’ım bütün insanlar adına o Peygamberime sevdiğimi söylemek, O’nun tarafından sevildiğimi bilmek istiyorum kabul et bu duamı. Sevdiğimi söyleyememek bugün bir azap olmaktan çıksın artık. Bir adım atsak bir kapı aralanacak. Sevgisizliğin ateşiyle yürekleri dağlananlara, yananlara bir serin, bir hafif ve latif rüzgâr esecek. Nedendir, nasıldır söyleyememek, diyememek? Hiç ertelemeye gelir mi?

Vaktinde yapamadığım her şey için yürekten acılar duyarım. Pişmanlıklar yaşarım. Turnikeler kapanınca, kendisi bu yanda sevdikleri öte tarafta vapurda kalan bir yolcunun çırpınışı gelir hep aklıma. Hayat vapurunu kaç saniyeyle kaçırıyoruz acaba. Kaç nefes arası kim bilir neler neler kaybediyoruz. Ne fırsatlar eriyor elimizde ve ömrümüzde, sabun köpüğü gibi. Sevgileri ertelemeye gelmiyor. Onu hatırlamak için ise sevgililer gününü beklemeye hiç gelmiyor. Allah sevgiyi sürekli yarattığına göre kalplerde onu sürekli vermek, sürekli tazelenmek gerek. Verdikçe azalmayacak şeylerden biri de sevgi. Kuyunun suyu gibi aldıkça gelir. Daha fazlası yerine verilir. Yeter ki sen ihtiyaç içinde kıvrananlara ulaş.

Allah’ım yanlış adreslere yönlendirme sevgini. Senin adına Peygamberimin adına olunca sevmekler de güzel sevgiler de. Ezana bile bakışım değişti bu an. Allah bizi sevgisine, sevgisinin yanına, dünya gurbetinden, yalnızlıktan, sevdiklerinin safına hayran olunacak kadar, şaşılıp kalınacak kadar, sonsuz güzelliklerin yanına çağırıyor. Kurtuluşa, özgürlüğe, nefsin kölesi haline gelen ruhumuzu özgürleştirmeye çağırıyor. Kim diyor ki kölelik kalktı diye? Nefis denen bezirgan; bedenimizi, ruhumuzu, tüm duygularımızı şeytana satıyor. Köle pazarında satılıyoruz, ucuza gidiyoruz. Bir yanda Rabbim nefis ve malımızı neyimiz varsa, hepsini kendisine ait olan her şeyi yine ona satmamızı istiyor. Biliyor elimizde kalsa onu mahvedeceğimizi, tüketeceğimizi. Sat, Allah’a ver, hayatını verene ver. Hayatını ver kurtul ey ruhum, kurtul bu zahmetlerden. Ya nefsinin, ya da O’nun kölesisin. Bir kölenin iki efendisi olmaz.

Benim sultanım, benim efendim. Geldim efendim, döndüm efendim. Hatamı bildim efendim. Affet ruhumu, esaretinden kurtar Rabbim. Aramıza nefsimin ve şeytanın girmesine izin verme. Ne olur Allah’ım. Söyleyemeyenlere, sevdiklerini diyemeyenlere söyleyecek bir an, bir zaman, şu an, şu yazıyı okudukları an, ne olur an içinde an zaman içinde zaman yarat ki, razı olduğun bir an olsun o ruhlarda, bir bayram olsun o yıllardır kavuşamayanlara buluşamayanlara. Buluşsunlar ve kucaklaşsınlar. Sevgileri gözyaşı olup çağlasın, gözyaşının içinde yüzsünler. Ebedi bir hazzın içinde sevgilerinin saltanatını sürsünler. Yaşamak neymiş, hayat neymiş, sevginin gerçeği neymiş, gerçek gönül zenginliği neymiş bir kere tatsalar, bir kere hissetseler içlerinde bunu, mesele kalmayacak. Bugün açıkça sevgimi söylediğim, söylemekten çekinmediğim ilkokul öğretmenimle kısa bir sohbet ettik telefonda. Eline geçen dergi ve kitaplarımızı okuduğunu söyledi. O kadar hoşuna gitmiş ki “Ruhuma uygun kitaplar neşretmişsiniz, yazılar yayınlamışsınız. Tebrik ederim sizi. Keşke seni bir yıl değil de beş yıl okutsaydım ilkokulda.” demişti. Ben de kendisine teşekkür ederek bu güzel dileğini şöyle cevaplamıştım “Hocam Allah yolunda ha bir an ha milyon sene. O’nun yolunda bir an ebedidir. Sizin benim için söylediğiniz bu duayı dualarımın arasına alıyorum hem sizden, hem benden, hem sevdiklerimizden Rabbim bunu ebediyen kabul etsin.” dedim.

Evet, Allah için olduktan sonra geçmiş gelecek denen zaman mefhumu ortadan kalkıyor. Bir an ebediyet oluyor. Keşkeler toplanıp, eyvah olmuyor artık. Şikayete gerek yok. Bu sırrı yakaladığınız an sonsuzlukta bir an oluyor yaşadığınız o an. Çok ama çok sevdiğim birisine, bir gönül dostuma şu soruyu sormuştum günün birinde: “Bugün ömrünün son günü olsa ne yapardın?” diye. Hiç tereddüt etmeden şu cevabı vermişti: “Bütün dostlarımı arar tek tek onları ne kadar çok sevdiğimi söylerdim.” Bu basit bir görev mi sizce? Bence değil. Bu bir kıvam meselesi, dem meselesi. Bir ömrün hayat felsefesi. Herkes yumurtayı pişirir ama rafadan yapmak kolay iş değil. İşte hayatın içinde pişmiş bir fikrin hayali de bu kadar güzel oluyor. Aman canım demeyin. Nasıl olsa o gün gelecek. Bugünden başlayın, o günü bugün bilin isterseniz. Denedim kendimde bugün bunu. En küçüğünden en büyüğüne kadar aradım, söyledim sevdiğimi. Başka yollarda uzaklarda ulaşılamayanlara da en kalbi dualarımla beraber sevgileri de katıp gönderdim yanlarına. Ulaştığına inanıyorum geri çevrilmediğine. Çünkü daha duaları eder etmez sevgilerimi dualara katıp gönderdiğim an kalbim yumuşamıştı, gözüm yaşla dolmuştu. İnanın. Deneyin bir kere zararlı çıkmazsınız. Kaybedeceğiniz ne var ki? Ben sevdiğimi söyledim ne kaybettim, siz sevdiğinizi söylememekle ne kazandınız? Soruya sorgulamaya açık. Önümüzde duruyor işte hayatımız.

Not: Bir an için bir tek okuyucunun hayatında güzel bir davranışa yada güzel bir niyete sebep olursa bu yazı, yazarı bundan sonsuz bir mutluluk duyacaktır. Böyle biline…

 

***selim gündüzalp***

 

    
 

 

 

 İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünün kapayan yalnız kendine gece yapar.

 

* Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olamaz, sahipsiz olamaz. Bir harf katipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet(sonsuz) derecede muntazam(düzenli) şu memleket(dünya) Hâkimsiz olur?

 

Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.

 

Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır

 

Sen burada misafirsin. Buradan başka bir yere gideceksin. Misafir olan kimse beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden(evden) ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış.

 

BEDiÜZZAMAN SAiD NURSi

 

saliha_saracoglu@hotmail.com

 

 

     
March 08

NİSYAN

Nisyandan aldın beni, isyanda bırakma Rabbim!

 

Bağışla beni Rabbim, tevekkülden başkası gelmiyor elimden.
Başkası yok elimde.
Şimdi elimden gelenlerin hepsi senin "El"inde.
Bağışla beni, göremedim.
Göremedim, nice ananın karnında nice karanlıklar içindeyken gün yüzüne çıkardığını bebelerin yüzünü.
Unuttum, çocuk tebessümlerini nice belirsizliklerden alıp güneşe erdirdiğini,
Bilemedim, yüreğimizi yokluğun dehlizlerinden aşırıp aşkın vadisine eriştirdiğini.
Göremedim, her sabah yerin sükûnetini odamda ekmek gibi sımsıcak hazır ettiğini.
Her akşam yastıkta unuttuğum bedenimi sabah yeniden yanıma verdiğini göremedim.
Beni her sabah ihya ettiğini, bedenimi her an zaaflardan çıkardığını, varlığını her an yokluktan geri getirdiğini göremedim.
Göremedim Rabbim her günü ödünç verdiğini.
Göremedim, bağışla beni...
Fakat, şimdi gördüklerim gösterdi bana hepsini 
Geç kaldım görmekte.
Tebessümü beton yığınları arasında sönen bebeler gördümse de,

biliyorum Senin El'nde şimdi hepsi ve sonsuz tebessümler verdin herbirine. 
Sevinci soğuk topraklarda boğulmuş çocuklar gördümse de,

biliyorum Senin Rahmetinin kucağında hepsi ve bitmez sevinçler bağışladın herbirine.
Ümitleri bir apansız sarsıntıyla yıkılan insanları gördümse de,

biliyorum Senin Şefkatinin ikliminde âsûde ve mutlu her biri...
Bağışla beni Rabbim, unuttum, nisyanda kaldım.
Hatırlamadım verdiğini ve var kıldığını.
Elimden alınca verdiğini ve yokluğa yuvarladığında varlığımı
Hatırladım ve ama geç hatırladım.
Gördüm, ama güç gördüm, acıyla gördüm.
Varlıkta kör oldum, yoklukta gördüm.
Bollukta unuttum, darlıkta hatırladım.
Affet beni Rabbim, bari, yoklukta Sana vardım.
Hiç olmazsa, hiçlikte seni andım.
Şimdi, bir tevekkül var elimde.
Başka herşey düştü, herşey yokluğa döküldü.
Hatırladım, elimdekiler de, ellerim de Senin Elinde.
Şimdi, dua sığıyor sadece avuçlarıma.
Sadece yakarış yakışıyor yakama.
Gözlerim müjdeni gözlüyor uzaktan.
Gönlüm hiç bitmez tesellini özlüyor.
Sen ki, unutmaktan alıkoydun, nisyandan kurtardın beni Rabbim
Şimdi isyandan koru beni Rabbim.
İsyandan koru beni, isyandan koru beni, isyandan koru beni...
Ve lûtfet ki, avuçlarında teselliden ötesi yok.
Affet ki, elimde duâdan başkası yok.

*senai demirci*


 

February 25

DEVA

 

 
 

 

HER HASTALIĞIN BİR DEVASI VAR

Allah Rasulü bir hadis–i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar: "Ey Allah'ın kulları! Tedavi yollarını araştırın. Zira, Allah bir hastalık vermişse mutlaka ilacını ve tedavi yollarını da bahşetmiştir." (İbn Mace, Tıb, 1)

Evvela, bu hadisle hastalara onları rahatlatma adına bir müjde ve teselli verilmektedir. AIDS, kanser veya Hepatit–B gibi hastalıklara maruz kalan kişilerin, bu hadisteki müjdeye dayanarak, Allah'ın, her hastalığa bir çare ihsan ettiğini bilmeleri onlara müthiş bir moral kaynağı olacaktır. "Allah bir hastalık vermişse mutlaka ilacını ve tedavi yollarını da bahşetmiştir." ifadesi hastalıklar karşısında ümitsizlik girdabına düşen hastaları, hastalığı yenme adına psikolojik olarak onları güçlendirecek ve onlara rahat bir nefes aldıracaktır ki, bu çok önemlidir. Çünkü bu şekilde çaresiz bir hastalığa müptela olan insanın, bütün vücudunda ve hatta hücre sisteminde bir kısım olumsuz tesirler meydana gelebilir ve vücudun mukâvemet sistemini sarsabilir. Oysa ki bu hadisten güç alan bir insanın, "Nasıl olsa şifası var, Allah şifa ihsan eder." duygu ve düşüncesiyle kendi moralini yükseltmesi her zaman mümkündür.

İkinci olarak, hadiste geçen "tedâvev" fiili, "tefâul" babındandır ve müşâreket yani koordineli bir şekilde pek çok kişinin bir araya gelerek, bir kolektif şuur meydana getirmelerini ifade etmektedir. Buna Arapça ifadesiyle "müşâreketün beyne'l–isneyni fesâiden" denilmektedir ki bu, iki veya ikiden fazla insanın herhangi bir plan ve proje etrafında bir araya gelerek onu gerçekleştirmeye çalışmaları manasına gelmektedir. Bundan da şunu anlayabiliriz: Bazı projelerin ferdî çalışmalarla gerçekleştirilmesi mümkün olmayabilir. Bu sebeple bazı durumlarda müstakil araştırma merkezleri kurup, ehil insanların kontrolünde değişik hastalıklar üzerine gidilerek tedavi yolları araştırılabilir ki, hadis buna işaret ediyor gibidir.

Üçüncü olarak ise Peygamber Efendimiz (sav) bu hadiste "Her derde derman bulunabilir. Bu, sizin için bir hedeftir; çalışın ve bunu gerçekleştirin." şeklinde hedef göstermektedir.

Esasen O'nun dualarında bile her zaman böyle bir hedef gösterme mevzubahistir. Mesela bir duasında Allah Rasulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Allah'ım! Üzüntüden ve kederden, aczden ve tembellikten, korkaklıktan ve cimrilikten, borcun galebe çalmasından ve insanların istibdadı ve baskısı altında yaşamaktan sana sığınırım." (Ebû Dâvud, Salât, 367) Bu duada, bir taraftan, bahsedilen zararlı şeylerden Allah'a sığınma tavsiye edilirken, diğer taraftan da bunlardan uzak kalma bir hedef olarak gösterilmektedir. Bunun gibi hastalıkların tedavisi hususunda da hedef doğrultusunda insanlar devamlı çalışarak maddi–manevi hastalıklardan uzaklaşmalı ve Allah'ın yaratmış olduğu tedavi yollarını keşfetmeye çalışmalıdırlar.

 

FETHULLAH GÜLEN (AKADEMİ 2003)

 

 

 

Her Hastalığa Çare

1. Allah Resûlü, Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadîslerinde şöyle buyururlar: ما أنزل الله داء إلا أنزل به شفاء “Allah, bir hastalık göndermiş olmasın ki, akabinde onun için bir de tedavi yaratmış olmasın!”[1] Yani, ne kadar hastalık çeşidi varsa, muhakkak Allah (cc) onlar için bir de çare ve tedavi şekli yaratmıştır. Tıp dünyasında ve ilme teşvik babında, bugüne kadar söylenmiş sözler arasında en câmi ve en şümûllü ifade, Allah Resûlü’nün bu sözü olsa gerek. Bu şu demektir: Eğer bir hastalık varsa, muhakkak tedavisi de vardır. Demek ki, birgün bütün hastalıklara -tabii Allah’ın tevfik ve inayetiyle- mutlaka şifa bulunabilecektir.

Ebu Dâvûd’un rivayetinde لكل داء دواء “Her derde deva vardır,” buyrulur.[2]

Başka bir hadîs-i şerifte: “Dikkat edin, tedavide kusur etmeyin! Allah, bir hastalık göndermişse muhakkak arkasından tedavi yolunu da göstermiştir. Bir tek hastalığın tedavisi yoktur. O da ihtiyarlıktır.”[3]

Hayatı uzatma çaresini bulsalar, insanları geçici olarak belli bir yerde durdursalar ve hatta ölümü geciktirseler de yine, beşer kafilesinin mukadder yolculuğunu durduramayacaklardır. O yol ki, ruhlar âleminden gelip çocukluğa, gençliğe, yaşlılığa; ve derken kabre uğrar; oradan da haşre kadar uzar.. ve gider Cennet veya Cehennem’de son bulur... Bu yolun önünü tıkamak mümkün değildir; insanlar, doğacak, büyüyecek, yaşlanacak ve öleceklerdir. Ancak, bunun berisinde kalan bütün dertlere deva vardır; yeter ki araştırılıp bulunsun...

 

FETHULLAH GÜLEN (SONSUZ NUR)

 
 

 

 

ŞİFA İLAÇTAN MI

Soru : Şifa ilaçtan mı ?

Cevap:

Plâseboyu sözlükler “hastayı tatmin etmek için verilen te’sirsiz madde” veya “Hastanın faydasına olmaktan ziyâde, onu memnun etmek için uygulanan madde” olarak tarif ederler.

Yeni bulunan bir ilâcın başarılı olup olmadığı denenirken pâsebolardan faydalanılır. Hastaların bir kısmına te’sir ettiği iddia edilen madde; diğer kısmına ise içinde bir şey olmayan, tadlandırılmış boyalı su veya haplar verilir. İşte bu sahte ilâcın adı plâsebodur. Plâsebo, diğer maddeyle aynı ambalâj ve görünüşle sunulur. Ve aradaki tedavi farkı değerlendirilerek, yeni ilâcın te’sirli olup olmadığı ispat edilir.

Başağrısı, uykusuzluk, anksiete (yersiz endişe), çeşitli ağrılar, korku, sıkıntı, deniz tutması gibi pek çok rahatsızlıkta, plâsebo ile oldukça iyi sonuçlar alındığı dikkati çeker. Plâsebo verilen 10 hastadan 6’sının başağrısı geçmişse, analjezis (ağrı dindirici) alan 10 hastadan yine 6-7’sinin düzeldiği hayretle müşahede edilir.

Doktorlar, uykusuzluk şikâyeti ile gelen hastalara, alışkanlık yaptığından dolayı uyku ilâcı vermek istemezler.

Bunun yerine verdiğimiz plâsebonun genellikle İlâçlar gibi iyi sonuçlar verdiğini görürüz. Yâni, tıbben uykuyu kolaylaştırıcı hiçbir te’sirli maddeye sahip olmayan haplar, hastayı mışıl mışıl uyutabilmektedir. Tabiî hasta, hapların kendini uyutacağına ikna edilmişse...

Âcil servise bazen şiddetli sıkıntı, başağrısı, sancı gibi bir krizle ve “falanca” iğnenin kendisine vurulduğu zaman düzeldiğini söyleyen hastalar gelir. Bunlara, kendilerine iyi gelen iğnenin o olduğu söylenerek, “serum fizyolojik” adlı plâsebo enjekte edildiği zaman, hastanın gerçekten düzeldiği dikkati çeker. Krizi ilâç değil, hastanın inancı yenmiştir.

Bazı hastalarla karşılaşırız, bir doktorun verdiği ilâçlar yaramazken, bir başka doktorun yazdığı ilâcı “bu beni iyi etti” diye gösterirler. İki ilâcı, karşılaştırdığımızda, sadece piyasa isimlerinin farklı olduğunu ve içlerinde aynı maddeyi taşıdıklarını görürüz.

Plâsebonun te’siri üzerine çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Başarıda; tedaviye olan inançla, iyi olma arzusu ve iradesi büyük bir rol oynar.

Plâsebonun te’sir edişinde, doktora güvenmenin veya hastaya bakan hemşirenin davranışlarının da rolü büyüktür. Meselâ hekimin öğretim üyesi olması, hastasını bıkmadan dinlemesi ve özenle muayene ederek ona güven vermesi, tedavinin başarısını büyük ölçüde artırır. Hastaya bakan hemşîrenin kendisi plâsebonun te’sirine inanmazsa, tedavinin başarı şansı da oldukça düşmüş demektir.

Plâsebo haplarının dış görünüşleri de, hasta üzerinde büyük rol oynar. Fazla büyük ve ufacık haplar, orta büyüklükte olanlardan çok daha iyi te’sir etmekte; kırmızı, sarı veya kahverengi olanlar ise, yeşil ve mavi plâsebolara oranla üstün tutulmaktadır. Öte yandan acı hapların ve alışılmadık târifelerin -meselâ günde 10 damla yerine 9 damla- te’sirleri daha çok olmaktadır.

Ağrı veya ıstırapların plâsebo ile birdenbire kaybolmasının, kuruntudan ibaret olmadığı da gösterilmiştir.

Plâsebolar ve daha başka yardımcı araçlar, vücutta ölçülebilen te’sirlere sebep olurlar. Plâseboya inanç, birtakım ağrı hafifletici maddeler (beyindeki endorphinler gibi) üretilmesine sebep olmaktadır.

Bugün vücuttaki hastalıkların hepsinin % 50-80 oranında ruhî sistemimizle alâkalı olduğu kabûl edildiğine göre, plâseboların bu geniş ölçüdeki te’sirleri de bize şaşırtmamaktadır.

Plâsebonun bu kadar müessir oluşu, bize şifânın ilâçlardan olmadığını ve Allah’tan geldiğini göstermektedir. İlâç sadece vesiledir. Cenâb-ı Hak şifâ murad etti mi, boyalı su bile faydalı olmakta, etmediğinde ise hasta için ne yapılsa fayda etmemektedir.

Sefa Saygılı

 
 

 

 

 

Hastalığın çirkin yüzünde açan rahmet çiçekleri

Kardeşim, hastalığı ben kendim istedim. Hatta yıllar boyu istedim. Bin bir kere istedim. Duam kabul oldu. Şimdi hastayım. Hastalığı nasıl istedim? Dua ettim: “Allah’ım dünya ve ahiretimi cennet et.” dedim.

Hastalık insanı her türlü mekruhtan, haramdan geri çeker. Hasta odasındadır. Birisine rica eder: “Lütfen lambayı söndürün.” Karanlık oda mezara ne kadar benziyor. “Şimdi mezardayım…” diye düşünür insan. Allah’ın rahmeti, merhameti çoktur. Hastalıklara sabredilirse durmadan sevap akar. Amel defteri sevaplarla dolar. Böylece insan cennete girmeye liyakat kazanır. İnsan cennete girmeye uygun yaşamalıdır ki cennete girsin.

Her hastalık ölümü hatırlatır. “Kulum beni nasıl bilirse ben ona öyle muamele ederim.” buyuruyor Allah. Biz Allah’ın Rahman ve Rahim sıfatına güveniyoruz. Ölüm güzel olmasaydı ölür müydü peygamber? Allah’ın yarattıklarında kötülük olur mu? Dünyaya geldik, hatalar, günahlar işledik. Hastalıklar silgi gibidir. Günahları siler. Günahları silen hastalık ne kadar güzel. Hastalık mutlaka bize sıkıntı veriyor, içimiz daralıyor. “Allah” demekten başka çare kalmıyor. Allah dedirten hastalık ne kadar güzel…

Asr Sûresi’nde Cenab-ı Hakk, “Hakkı tavsiye edenler ve sabredenler kurtulur.” diyor.

Dikkat edilirse gülün içinde diken yok. Dikenlerin içinde gül var. Hilkatin böylesini seven bülbül var. Gül ağacı ne kadar dikenlidir.. O haşin dikenlerin içinde goncanın, gülün olması ne büyük hikmettir. Gülün dibine gübre dökmüşler, bir gübrenin pisliğine baktım; bir de gülün temizliğine. Aman ya Rabbi! Nelerden neler yaratıyorsun!... Hastalığın çirkin yüzünde rahmet çiçekleri açılıyor, görmek gerek. Ne kadar hasta insan varsa bakın, dinine bağlıdır. Hastalığa isyan eden talihsizdir. Bir insanın kader inancı gelişmemişse, sevk-i İlahi’yi anlamamışsa hastalıktan perişan olabilir. Sevk-i İlahi’yi ‘iyi anlayan’

“Senden hoştur bana gelen

Ya gonca gül yahut diken

Ya hayattır ya da kefen,

Narın da hoş, nurun da hoş

Kahrın da hoş, lütfun da hoş”

der, rahat eder.

Allah bana hastalık vermiş. Bir tek elmaya sevinen insan Allah’ın verdiği hastalığa sevinmez mi? Hayır hiçbir şikâyetim yok. Sadece sabır istiyorum. Bu organları bana Allah verdi. Şimdi de kolumu ve ayağımı felç etti. Demek ki Allah benimle meşgul oluyor. Hastalık veriyor, alıyor, şifa veriyor, alıyor… Sağlık veriyor, alıyor… Bunlar alışveriş. Şikâyetimiz yok. Tahammül gücü istiyoruz. Sabır ile koruk üzüm bal gibi olur. Sabır dünyalar kadar kıymetli. Sabreden her felaketin üstesinden gelir. Her şey gelip geçicidir. Gök gürültüsünden korkmamak lazım, rahmet yağacak.

“Hangi meşhura kaldı ki dünya,

Bastığın yer belki kralların kalbidir,

Gururlanma ey insan değmez,

İnsan neyin sahibidir?”

Ey hasta sen başıboş değilsin. Kalbini çalıştıran, damarlarında kanı dolaştıran Allah’tır.

Allah beni insan olarak yaratmış, insaniyetle şereflendirmiş. Ebedi saadetin yolunu açmış. Bu yolda, hastalık gibi bir taş varsa, o da önemli değil, atlar geçeriz. Hastalığı vereni bulduksa sefa içinde sefadır. Organlarımızın hakiki sahibi Allah’tır. Kalp doktorunun kalbi ağrıyabiliyor, adam uzman, kalbine sahip çıksa ya! Tüm kâinatın hakiki sahibi Allah’tır. Allah mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Mülk O’nundur. Allah’ın kurduğu, yarattığı, yaşattığı sisteme razı olalım. Her olayda, her hadisede insan “Bu hastalıkla Allah benden ne istiyor?” diye düşünmeli.

Kur’an-ı Kerim Allah kelamıdır. Allah hadiselerle de konuşur. Her olay ikaz-ı İlahi’dir. Ey hastalık sen ne güzelsin ki senden Allah’a sığındım. Gemi fırtınaya tutulunca liman arar. Hastalık da vücut gemisi fırtınaya tutulunca liman arar. Hastalıkta vücut gemisi fırtınaya tutuldu. Sünnet-i seniyye limanına girersek kurtuluruz. Allah’ın rahmeti geniştir. Dünyanız da ahiretiniz de cennet olsun…

18.02.2006  HEKİMOĞLU İSMAİL

 
 

 

 

 

Hastalığın öğrettikleri

Ekrem Bey, ağır bir hastalık yüzünden hastanede yoğun bakımdaydı. Dili tevhid okuyordu. Bir hemşire “Çok mu korkuyorsun?” diye sordu. “Bu vücudu verirken bana sormadı.

Mülk O’nun, alırken de elbette bana soracak değil.” diyerek anlatmaya başladı. “Amca yeşil ve güzel de gözlerin varmış!” deyince, konuşmasını kesip, bu soruya cevap vermeye başladı: “Benim değil ki!” Hemşire pek bir şey anlamamış hâliyle “Ya kimin?” diye sordu. “Allah’ın!” dedi. Devamla “Verir, alır... Sonra ebedi olarak daha güzellerini verir. Bu dünya sadece bir imtihan meydanı!” dedi.

Bu sohbetten sonra hemşire devamlı yanına uğrayıp “Bana bir şeyler anlat...” deyip durdu. Bir gün yanına, Bediüzzaman Hazretleri’nin talebelerinden Said Özdemir ile beraber bir grup ziyarete geldiler, teselli edici sözler söylediler. Çünkü bacaklarından alt tarafı artık tutmuyordu. Tamamen yatalak durumundaydı. Sağ gözü de görmüyordu. Said Özdemir, “Üstadın talebelerinden birisi Eskişehir’de yatalak hale gelmişti. Kurtuluş ümidi kesilmişti. Ölümü bekleniyordu. Bir başka talebesi de hacca gitmişti. Hacca gideni, Medine-i Münevvere’de Efendimiz’in (sas) kabri başında o yatalak kardeşimiz için çok dua etmiş. Birden kabirden bir nur peyda olup ‘Ümmetimden yatalak olanlar için ‘Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin tıbbıl-kulûbi ve devâihâ... ve âfîyetil-ebdâni ve şifâihâ... ve nûril-ebsâri ve ziyâihâ... ve alâ âlihî ve sahbihi ve sellim...’ salâvatını akşam-yatsı arasında yedi defa toplu halde onun için okusunlar.’ diye tavsiyede bulunmuş... Daha sonra toplu halde bu tavsiyeyi yerine getirmişler ve Allah’ın izniyle o yatalak kardeşimiz de iyi olmuş.” dedi. Orada bulunanlar, “Bu salavatı biz de Ekrem kardeşimiz için okuyalım.” dediler. Ekrem Bey’in durumu sonra çok ağırlaşmıştı. Uzakta bulunan yakınlarını çağırmışlardı. Hatta doktorlar artık ölüm raporunu yazmaya hazırlanıyorlardı. İşte bu zor ve sıkıntılı hâlinde bir rüya gördü: Cehenneme benzer dar bir yerde bulunuyordu. Buradan kurtulmam lâzım diye tırmanmaya başladı. Ama bir an geldi, takati kesildi. ‘Ya Rabbi, Sen ‘Allah kuluna kaldıramayacağı yükü, yükletmez’ buyuruyorsun. Benim güç ve gayretim buraya kadar. Ben lâyık bir insan değilim; ama benim arkadaşlarım, benim için Sana dua ediyorlar. Onların dualarını reddetme, onları ümitsiz kılma!’ meâlinde sözler söyledi. Sonra birden o sıkıntıdan kurtuldu ve bir genişlik hissetti. Uyandıktan sonra da vücudunun alt tarafına hoş bir sıcaklığın yürüdüğüne şâhit oldu. Refakatçisi bulunan hanımına durumu anlatıp, “Ayağa kalkmak istiyorum bana yardımcı olur musun?” diye rica etti. O telaşlanıp “Aman, düşersin de bir yanın kırılır.” diye ikaz etti. Ama o kalkmak için hareket etti ve yavaş yavaş ayakları üzerine doğruldu...

Bu anlattıklarım gerçek bir olay... Ben kendisiyle görüştüm. Onun çok ağır bir hastalık geçirmekte olduğunu duymuştum. Birkaç telefon görüşmemiz de olmuştu. Hep bir ziyaretini düşünüp duruyordum; ama bir türlü fırsat bulamıyordum. Sağ olsun müşterek bir dostumuz bizi bir araya getirdi. Rahat yürüdüğünü görünce hem çok şaşırdım hem de çok sevindim... Sohbetimiz sırasında Ekrem Bey bana “Hastalık da pek büyük bir nimetmiş. Elhamdülillah hastalığım vesilesiyle bilmediğim pek çok şeyi de öğrenme imkânı buldum. Rabb’ime sonsuz şükürler olsun.” dedi.

Cenab-ı Hak, sıhhat, afiyet ve hayırlı ömürler versin.

21.08.2005  ABDULLAH AYMAZ

 

                                                                                                                                               

                                                                                                                                                                                                                                                  

                                                                                                                                                                                                                                                                   

February 24

GRUP

 

WORLD İSLAM

iletişim adresimiz

wordislam@hotmail.com

TÜM İSLAMİ SPACE SAHİPLERİNİ BEKLİYORUZ...

 

 

LOGOLAR

 

 

BİRBİRİNDEN DEĞERLİ SPACELERİN YER ALDIĞI LOGO SAYFAM

 

Nur-ul Envar (nurlara nur veren Allah(c.c.)) designed by saliha

 

 

 

 

  _NUR ALEMi_hakiki aşka açılan kapıyı aralamak için tıklayınız!! 

    _ ÂhSen-Ì TA|{vÌm _En güzel zamana ulaşmak için tıklayın! 

 _FİRDEVS-İ ALA_ya ulaşmak için tıklayın!     The Right Way İSLAM

     

   ilhan_rnk   sevgiliye(s.a.v)

 

   kübra  

                                                                                                                                                                                                                                       

                                                                                                                                                                                                                                                              

February 23

ZİYARETÇİ DEFTERİM

 

 

DÜNYA MADEM FANiDiR,

DEGMiYOR ALAKA-i KALBE!!!

 

Faniyim…fani olanı istemem…

Acizim…aciz olanı istemem…

Ruhumu Rahmana teslim eyledim…

gayr istemem…

isterim… fakat bir yar-i baki isterim…

zerreyim fakat bir sems-i sermed isterim…

hiç ender hiçim fakat

bu mevcudatı umumen isterim…

 

 

 
 
 

ASLAN BURCU OLARAK BEN :)

 

 

Gurubunuz : Ateş

Uğurlu gününüz : Pazar

Uğurlu sayınız : 1 ve 4

Uğurlu taşınız : Sarı zafir, sarı pırlanta

Uğurlu renkleriniz : Koyu sarı, altın, turuncu

Uğurlu çiçekleriniz : Kırmızı gül, sarı krizantem, orkide

Uğurlu kokunlarınız : Misk, portakal çiçeği, gül

Uğurlu müzik : Neşeli parçalar

En bilirgin özelliğiniz : Cömertlik

En büyük emeliniz : Zirveye çıkmak

En büyük hatanız : Övünmek

En büyük arzunuz : Sahip olmak

 

Aslan burcunda doğan kişiler yüce gönüllülükleri ve hareketli kişilikleri ile tanınırlar. Aslan için başka söze gerek yoktur. Aslan kraldır, önderdir. Başkalarının yaşantısını bile onlardan daha iyi düzenleyebileceğine inandıklarından karşısındakilerde bunu kabul ederlerse her şey yolunda gider.

Bu burçta doğan kişilerin belirgin bir kaç özellikleri vardır. Her şeye karışmak, kibir ve fazla dogmatiklik. Aslan burcunu tanımlayan cümle "KUMANDA EDERİM" dir. Güneş gibi onlar da hep sahnede ışıl ışıl parlamak ve odak noktası olmak isterler.

Aslanlar askıya gelmeyen birici sınıf örgütleyicilerdir ve yetke alıştırması yapmak başlıca özelliklerindendir. İstediklerini kabul ettirmek onların huyudur. Hayran olunmaya bayılırlar. Yi zamanlarında heyecanlı, etkileyici, güler yüzlü, başkalarını yaşamına bile ışık getiren, dahası bunu görev olarak kabul eden sevimli, iyimser kişilerdir. Adaletli davranmamışsanız bile yüce gönüllü davranır fakat çok kızmış ise kurallara yakışır bir şekilde hemen düzelterek kendisini kralla eşit sayan densizin uygun bir biçimde geri çekilmesini isterler. Her zaman dürüstçe ve mertçe dövüşür, hiç bir zaman arkadan vurmaza.

Bağışlayıcı olmalarına karşın kişiliklerine ilişkin konularda aşırı duyarlı olur, olayın ağırlığı ile orantılı olarak kolay unutmazlar.

Aslanlar genellikle başaralı olurlar ve bununla da övünürler. Zor durumda aldıkları zaman şans onlara yardım eder ve Güneş onları en karanlık günlerinde aydınlatır.

Gelişmemiş aslan tipleri fazla züppe ve aşırı gururlu olurlar. Kimi zaman palavracı olabilir, sahip olduklarından daha fazla şeyi varmış gibi gösterebilirler. Başkalarını hemen eleştirir, zaman zaman son derce resmi olurlar.

Aslanlar lükse ve zevke düşkündürler. İstediklerini almak için borca girebilir, hovardaca giyinir, pahalı şeyleri isterler. Aslında para onlar için amaçlarına ulaştıracak bir aratır

Aslanlar içten kendine güvenen, açık sözlü insanlar oldukları için herkesin kendileri gibi dürüst olduğunu düşünür ve tersi davranışlarla karşılaştıklarında hem üzülür hem de öfkelenirler. Gururlarından dolayı kendilerinden asla kuşkulanmazlar. Doğru karakter analizi yapamaz, yanlış arkadaş seçerler. Sorumluluk taşıyan bir konumda oldukları zaman bu güveni hakketmek için ellerinden geleni yaparlar. Böyle bir konuma ulaşmazlarsa da haylaz, tembel, hırçın ve geçimsiz olurlar.

Aslanlar dramatik olaylara bayılırlar. Kendilerini sahnede soylu dramatik bir rol oynar gibi göründüklerinden oynadıkları rol gerçeğin ta kendisidir. Rol yapacakları bir ortam yoksa yaşamı sahne olarak kabul eder ve kendi kendilerine oyarlar. Beğenmedikleri bir işi yapmak zorunda kalırsa savsaklar, kötü bir şey yapmaktansa hiçbir şey almamayı yeğ tutarlar.

Aslanlar çok savurganlardır. Para ellerinden sanki akar gider. Genel görünümünden hemen olayı kavrar , tekrardan hoşlanmazlar onlara aynı düşüncede olmasınız bile onları yönetmesini becerirsiniz beğenildiklerini düşünüp yatışırlar. Genellikle entelektüel bir tartışmada olduklarından fazla bilgili görünürler. Ender olmakla birlikte depresyonla yıkılır, fakat kendilerini çabuk toparlarlar.

Aslanlar çok zor evlenirler. Asan burcu yükselen kişiler bile duygusal bir ilişkiye giderken dikkatli olmalıdırlar. Aşklarını çok büyüleyici bir biçimde belli ederler. Aslan kadınları evliliklerini kumanda etmek ve evde başrolü oynamak isterler. Kadın olsun erkek olsun uygusal ilişkilerinde kedi-fare oyunu onamayı severler. Hoşlandıkları kişiyi elde etmek için türlü risklere girerler. Flörtlerinde dürüst davranır ve andırmazlar.

Aslanlar aktör, dansöz öğreten, idare müdürü, kuyumcu ya da kendilerini gösterebilecekleri herhangi bir işte başarılı olurlar. Patronları saygıdeğer bir kişi , iş de hoş ise köle gibi istekle çalışırlar. Kasvetli e sıkıcı işlere hiç elemezle. Şerefli aptal, dar kafalı, kötü bir yönetici ise ya o ya da şef işte ayrılmalıdır. Dinlemeye, baka şeylerle uğraşmaya zaman ayırmayabilirler ama iş ve eğlenceyi bağdaştırabilirler. Büyük evlerde yaşamayı severler. Evlerinin görkemli görünmesini ister, iyi bir semte ev alabilmek için borca bile girerler. Ana-Babalığı ya büyük bir coşku ile yapar ya da hiç yapmazlar. Çocuklarına çok baskı yaparlar. Çocukları utangaç ya da ürkek ise kendi taşkınlıkları ile onları boğmamaya özen göstermelidirler.

Aslan burcunda doğan çocuklar eğemezsiniz ama özenle yönetilmeye ihtiyaçları vardır. Dünyanın en akıllı çocuğu olmadığını ona anlatmalı ama dikkatli eleştirilmelidir, çünkü heyecanı bataanırsa aynını yinelemeyecektir.

 

 

 

 

 

saliha88@mynet.com

 

 

Web statistics
 
 
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          

                                                                                                                                                                                                                                        

 
 

sasa sasa

İMAN HEM NURDUR, HEM KUVVETTİR. HAKİKİ İMANI ELDE EDEN ADAM KAİNATA MEYDAN OKUYABİLİR.
There are no categories in use.
There are no music lists on this space.